baharin iki yüzü


BİLGE FELSEFECİ www.bilgefelsefeci.tr.gg



KATEGORİLER
Felsefe
Psikoloji
Sosyoloji
Mitoloji
Antropoloji
Edebiyat
Tarih
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik (PDR)
Genel-Kültür
Bilimler
Makaleler
Kitap Özetleri
Konferanslar
Sözlükler
Kitap & Kaynaklar
Forum
Sizden gelenler
Linkler
Hakkında
iletişim
PAYLAŞIM DERGİSİ

İncelemek için tıklayın
REKLAM
BİZE ULAŞIN

Web'te Türkçe

e-mail
bilgefelsefeci@gmail.com


BAHARIN İKİ YÜZÜ

Kimden: Sefer
Gönderme Tarihi: 27 Nisan 2009

         
“Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” yeşili mavisi ve türlü türlü çiçekleriyle. Kavurucu güneşe inat çatlatarak kara asfaltı, sızarak betonların kenarlarından ve sararak soğuk demirleri sarmaşıklarıyla sıcak bir merhaba demişti umutla insanlığa. O küçücük otlar çimenler ve sarmaşıklar. Hem de hiç gübrelenmeden sulanmadan bakım istemeden açmışlardı. İtiraz edercesine, isyan edercesine bir newroz ateşi edasıyla yükselmişlerdi.  Herkes onları kesmek isterken biçmek isterken onlar sisteme karşı duruşuyla, doğaya çağırıyordu insanlığı; insanlığa çağırıyordu insanlığı. Bırakın ışıklı mağazalarınızı, yapay içkilerinizi, kapatın televizyonları dinlemeyin onların yalanlarını diye çağrıda bulunuyordu isyan yeşili yabani dikenleriyle. Duymuştu insanlık bu çağrıları ama Hegel’in öğrencileri misali yanlış anlamışlardı. Yanlış anlamışlardı insanlar o bakım istemeden büyüyen yeşillikleri ve yeşilliklerin modern dünyaya karşı mücadelesini. “Bahar geldi artık çıkalım gezmelere” diyordu insanlar ama doğaya değil, öze değil ,güzelliğe değil; barlara,  kafelere, diskolara. Hem de koltuk altlarına sıktıkları deodorantla, boyunlarına sürdükleri parfümle, vücutlarını pazarlamak için giydikleri dar elbiseleri ve palyaço edasıyla yüzlerine yaptıkları makyajlarıyla(boyalarla) .Gerçi alıcılarında aşağı kalır yanı yoktu düşük bel pantolonluları, kızgın kirpi misali jöleyle dikeltilmiş saçları ve aslan kırması tüylü göğüsleriyle. Havanın güzelliğiyle meşk olup süs köpeklerini gezdirmek için çıkmıştı kimisi sokaklara, kimisi de suni karışımlardan elde edilen plastik emziği tıkamıştı bebeğinin ağzına ve sahilin yolunu tutmuştu. Hepsi de kapkara kocaman gözlükler takmışlardı ışığını paylaşmak isteyen güneşe küfredercesine.

       Şüphesiz baharın gelişi herkeste aynı algıyı oluşturmuyordu ve aynı şeyi muştulamıyordu. Özelliklede Ahmet gibi çocuk yaşta ekmek derdine düşmüş MEVSİMLİK İŞÇİLER için. On dört kişinin zor sığabileceği kamyonetin arkasını yirmi üç kişi balık istifi misali doldurmuşlardı sabahın erken saatlerinde. Yol uzun, yol çile, yol ıstırap ama yol ölümde olsa gidilmeliydi fındığa, domatese, pamuğa veya çapaya. Başka çare yoktu. Kış ancak bu yolun dönüşünde sıcak geçebilirdi.

    Düşmüşlerdi saatlerce sürecek olan bir uzun yola lakin kısa olacaktı Ahmet için bu bahar. Kamyonet her fren sıktığında düşmemek için istemeden basıyorlardı lastik ayakkabılarıyla diğerlerinin ayaklarına, bacaklarına.  Yarı tok karınla çıktıkları bu engebeli ve çukurlu yolda kusa kusa tüketiyorlardı midelerindekini başı dönenler. Ağlıyordu nereye gittiğine dair her hangi bir fikri olmayan bebeler. Elektrik olmayacaktı gittikleri yerde ve su ihtiyacını giderebilmek için bidonlarla yüz metrelerce uzak yerlerden getirileceklerdi sularını. Sazlıklarla etrafı çevrilmiş bir çukur olacaktı tuvaletleri ve günlerce yıkanamayacaklardı beklide yağmur yağmadığı için.                                      

       Çocuklar dalmışken hızlı giden kamyonetin arkasından baktıkları refüjlere; sağlıksız bir ortamda güvencesiz bir şekilde çalışmanın bedelini hesaplıyordu babalar.

       Tanrının duyarsızlığının, köhnemiş sistemin bozukluğunun ve bilinçsizliğin vurduğu darbe yetmiyormuşçasına birde yöre halkını galeyana getirip onlara bir darbe daha vurmak isteyen köpekler olacaktı elbette. Kürt kimliklerini aşağılayacaklardı, ana diliyle alay edeceklerdi, kıyafetlerinden ve kültürlerinden dolayı hor göreceklerdi. Hatta sistemin diliyle bu emekçi insanlara “potansiyel terörist” deyip her türlü onur kırıcı muameleyi hak göreceklerdi.

         Oysa hiçbir zaman hırsızlığa meyletmemişti onların nasırlı elleri, harama bulaşmamıştı mikroptan iltihap kapan gözleri ama köyleri boşaltılırken yağmalamışlardı mallarını ve yakmışlardı arsalarını. Bellerin ağrısına rağmen alın terlerini kötü yollarda kullanmamışlardı hiç. Lakin onurları ve şerefleri çok kırmışlardı mahallenin ortasında çırılçıplak soyarken kolluk kuvvetleri bu kadim insanların. Kavgalardan, kan davalarından ve zulümden kaçıp gelmişlerdi başka şehirlere yinede peşlerini bırakmamıştı işkenceler. Yitirmemişlerdi hiçbir zaman sabırlarını “düzelecekti her şey barışın gelişiyle” o zaman döneceklerdi topraklarına kardeşçe yaşayacak, insanca paylaşacaklardı. İşte böyle umutla göğüs germişlerdi şimdiye kadar ve böyle devam edecekti her sene olduğu gibi. 

     Sarsılarak ilerleyen kamyonetin kasasında düşüncelere dalmıştı kimi ayakta,  kimi anasının kucağında ve ne olduysa o anda oldu. Arka tekerlek dayanamadı bu haddinden fazla ağırlığa. Ahmet sizin için  “on ikisi çocuk yirmi üç kişi fındık işçiliğine giderken Malatya-Sivas kara yolunda öldü ” diyordu haber bültenleri. Annenin iş yapmaktan yıpranmış ve acısını dindirmek amacıyla sürdüğü kınalı elleri çarpışmada kırılmıştı. Babanın güneş altında çalışmaktan kavrulmuş yüzü kanlar içindeydi ve sen daha o çocuk yaşta gülen yüzünle teşhis edilemeyecek kadar yara almıştın. Ya diğerleri! Söylemeye gerek yok yol parçalanmış organlardan bir kan gölü. Deniz Akkaya’nın verdiği frikikten sonra vermişlerdi senin ölüm haberini. Çünkü biz senden ve senin gibilerinin yaşamından çok onun göğüsleriyle ilgileniyorduk. Daha derbi maçlarımız vardı ayrıca. Koskoca adamlar doksan dakikalık maçın çok küçük karelerini reklâmlarla beraber saatlerce tartışacaklardı. Bu çok önemli bir şeydi. İki beyaz kale, bir yuvarlak top ve tanışmadığımız muhtemelen de hiç tanışmayacağımız yirmi iki adamın oyunu bize daha ilgi çekici geliyordu ve senin yaşamından daha değerlilerdi. Ayrıca maç sonrası daha magandalık yapıp kaza kurşunuyla birilerini öldürerek sevincimizi gösterecektik. Seninle ilgilenmezdik mevsimlik işin sıradan bir kurbanıydın sen bizim için. Ama yine de birilerinin anlık üzüntüleri oldun akşam haberlerine çıkarken. Fakat hemen öyle sevinme sadece bir an kafalarını sıcak yemeklerinden kaldırdılar ve yazık deyip yemeklerini yemeye devam ettiler. Sonra kimi misvak özlü kimi de nane aromalı diş macunlarıyla dişlerini fırçalayıp sıcacık yataklarına uyumaya gittiler. Seni çoktan unutmuşlardı bile. Kimisi de öldüğüne çok sevindi. Evet, şaşırma çünkü ölümün yükselen milliyetçilik dalgasının korku estirdiği bir dönemde gerçekleşti. Onlar için on ikisi çocuk yirmi üç terörist ölmüştü. Sadece ölümün yansıyabilir basına ve ancak bir haber bülteninin en fazla iki dakikalık haberisin o da seninle beraber ölenleri hesaba katarsak. Ertesi gün farklı bir algılayış daha sirayet etti basına “bahar temizliği” diyordu televizyonun spikeri vampirane bir sırıtışla. Yani yine köyler boşaltılacak, yine evler yakılacak ve yeni Ahmetler yaratacaktı bu kısır döngü. 

         “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” diyordu Ahmet Arif ama ovalarım hala kan ağlıyordu. Başka bahara kalmıştı umutlarım, sevinçlerim, özlemlerim ve barışım ama bu bahar yine beni yanıltmamıştı.

 

 
 

 



PageRank http://ibrahimkazan.tr.gg
Konferans & Seminer


IX.FELSEFE ÖĞRENCİLERİ KONGRESİ (TÜFÖB)

MAKALELER
Marx 'ın yabancılaşma teorisinin kavramsal yapısı

Frankfurt okulunun doğa ve toplum ilişkisine yaklaşımı

Felsefenin biraysel sorunlara uygulanışı üzerine

Bir Politik Hayvan Olarak İnsan

Son Eklenen Yazılar
DEĞİŞMENİN KAÇINILMAZLIĞI

EĞİTİM VE TOPLUM

FELSEFENİN BİREYSEL SORUNLARA UYGULANIŞI ÜZERİNE

BİLİM VE FELSEFE BAĞLAMINDA PSİKOLOJİ
Firefox

 

firefox

Siteyi daha iyi görüntüleyebilmek için Firefox tarayıcı kullanmanızı öneririz.

www.firefox.com

Template by

Free Blogger Templates

BLOGGER