Antropoloji


BİLGE FELSEFECİ www.bilgefelsefeci.tr.gg



KATEGORİLER
Felsefe
Psikoloji
Sosyoloji
Mitoloji
Antropoloji
Edebiyat
Tarih
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik (PDR)
Genel-Kültür
Bilimler
Makaleler
Kitap Özetleri
Konferanslar
Sözlükler
Kitap & Kaynaklar
Forum
Sizden gelenler
Linkler
Hakkında
iletişim
PAYLAŞIM DERGİSİ

İncelemek için tıklayın
REKLAM
BİZE ULAŞIN

Web'te Türkçe

e-mail
bilgefelsefeci@gmail.com

ANTROPOLOJİ

 

Antropoloji teriminin her ne kadar çok eski bir geçmişi varsa da, genel bir insan bilimi fik­ri XIX. yüzyılın bir ürünüdür. Evrim fikrine sı­kı sıkıya yapışmış olan XIX. yüzyıl antropoloji­si, insanlığın gelişmesi ve biyolojik, prehisto-rik (tarih öncesiyle İlgili) dilbilimsel, teknolo­jik, sosyo-kültürel kökenleri gibi konuları ku­caklıyordu. O, 'zaman bakımından erken', fa­kat tahmini olarak 'gelişme merdiveninde ba­sit' olanla eşitlenen İlkel formlarla İlgilenir. Modern antropoloji büyük ölçüde ABD'de ve diğer ülkelerde (fakat çok ender olarak İngil­tere'de) akademik bir konu olarak birliğini ko­rumuş ve günümüzde fiziki antropoloji, pre-historik arkeoloji, sosyo-kültürel antropoloji ile filolojinin bazı yönlerini kapsamına almış­tır. Bununla birlikte fiziki antropoloji artan bi-Çİmde insan biyolojisinin bir dalı olarak görül­müştür; o Homo Sapiens'in oluşumu ve İçinde­ki fiziksel farklılaşmalarla, genetik ve etoloji vasıtasıyla bir yanda biyolojik donanım, öbür yanda çevre ve kültür arasındaki etkileşimle il­gilenir.

Burada, bütünsel insan bilimi şeklinde anla­şılan 'antropolojiyle' ilgileneceğiz. Terimin kullanımında, Avrupa'da sadece 'fiziki antro­poloji' karşılığında kullanılması nedeniyle bir karışıklık vardır. Ama özellikle de Amerikan çevrelerinde antropoloji, İlkellerden bu yana insan evrimini inceleyen bir dal, tarih öncesi arkeoloji, dilbilim, toplumsal/kültürel antro­poloji ve yakın zamanlardan itibaren de okur-yazar olmayan toplumları İnceleyen alanları kapsayan bir disiplin olarak anlaşılmakta­dır. Bu 'minumum' tanımdan sonra antropolo­jinin diğer disiplinlerden ayrıldığı noktaları belirlemeye çalışalım.

Antropolojinin erken biçimleri, dilbilimi (karşılaştırmalı filoloji alanını), dil hakkında söylenecek sözü olmasına rağmen alanının dı­şında bırakıyor, şimdilerde dışlanan 'teknolo­ji' ve 'maddi kültür' alanlarını İse kapsıyordu. Bu ekleme ve çıkarmalar şüphesiz disiplinin tarihinin bir parçasıdır. Çoğunlukla müzeler etrafında geliştiğinden, suni eklentiler büyü­müş, disiplinin uzun tarihi boyunca etnograf­lar adetler ve kültür öğelerini müzeci meslek­taşlarının materyal topladıkları gibi toplamış­lardı. Müzelerden ayrı olarak antropoloji üni­versiteler içinde geliştikçe bu biriktirilen ma­teryallerin önemi azalmıştır. Ama örneğin Amerika'da, işin çoğu Amerikan Etnoloji Bü­rosu tarafından yapıldığından "ana dillerin kaydedilmesi" merkezi bir konum teşkil etme­ye başlamış ve "tanımlayıcı (deseriptive) dilbi­lim" tamamen antropoloji içinde bir yer edin­mişti. Yine İngiltere'de sömürgeler bürosu pek çok araştırmayı desteklemiş, bu amaçla il­kel diller öğrenilmiş ve bu bilim "filoloji" alanı­na terkedilmiştir.

Yine de kabaca söylemek gerekirse antropo­loji kendisine bir yer bulduğu yerlerde bütün­cül insan biliminin içinde telakki edilmiş başlı­ca iki alanda ele alınmıştı; "fiziki antropoloji" ve "kültürel antropoloji". Her ne kadar araştı­rıcılar bu iki alandan birinde uzmanlaşsalar da, eğitimleri sırasında onlardan her iki alanı da çok iyi öğrenmeleri istenmektedir.

Bir disiplin olarak antropoloji 1860'larda şe­kil kazanmaya başladı ve üniversitelere yüzyıl başında kurumlaşmış olarak girdi. Başta, ta­mamen üniversite dışında gelişmişti: İngilte­re'de, Tylor, bir iş adamıydı. Amerikalı Mor­gan ise bir hukukçuydu. Aslında Tylor'un uyumsuzluğu Oxford ve Cambridge'de eğitim görmesini engellemişti, ama daha sonraki yıl­larda bu üniversitelerin liberalleşmesi ders ve­rebilmesine imkan sağlamış ve antropolojiyi 'Bay Tylor'un bilimi' olarak kurmasına zemin hazırlamıştı. 1881'deyazdığı/l/ı//cpo/o/V isimli metin İngiltere'de disiplinin kuruluşunu İlan eder. Aynı şeyMorgan'ın£sA/ Toplum (Anci-ent Society) (1877) adlı eseri için Amerika'da geçerlidir. Pek çok yorumcu bu yazarların Fransız-İskoç aydınlanma geleneği ile Spen-cer'den bir toplumsal evrim fikrini miras aldığıni, Danvin'e hiçbir şey borçlu olmadıklarım söylerken zorlanmaktadır. Hatta tam tersi bir ilişkinin sözkonusu olduğu bile söylenebilir. İnsamn fiziki evriminin, Darwin devriminden önce antropolojinin gelişimine bu kadar etki edemeyeceği söylenebilir. Antropoloji, Öven Lavosou'nun deyişiyle XVIII. yüzyıldaki "bü­yük varlık zinciri" fikrinin çağdaşlaşmasından doğmuştu. XIX. yüzyılın ikinci yarısında belir­ginleşen entellektüel disiplinler içinde antro­polojinin özel yeri "aşağı ırklarla" ilgilenmesi­ni ve "yüksek medeniyetlerin" ortaya çıkışı hu­susunda bazı açıklamalar getirmesini gerekli kılmıştı. Bu aşamada sosyoloji ile antropoloji arasındaki ayrım o kadar belirgin değildi. Ama sosyoloji İngiltere'de giderek Fabian bir imaja bürünüp Amerika'da daha çok göçmen­lik olgusu ile ilgilenmeye başlayınca ayrım da­ha da belirginleşti. Antropoloji temel olarak 'aşağı ırklarııı'maddi ve ruhi kültürüyle, köylü folkloru ile, fiziki tiplerin kökeni ve dağılımı ile, insan evrimi ile ilgilenecekti.

Bu anlamdaki "fiziki antropoloji" işe daha geç başlamıştı. Danvİn'İn etkisine rağmen ka­nıtlar azdı ve doğru dürüst bir genetik teorisi yoktu. Sonraları ise genetikçiler arasındaki tartışmalar İle liberal ilerici antropoloji gele­neğine bağlı kişilerin kendi iç tartışmaları so­nucunda Amerika'da ırkçı düşüncelere karşı F.Boas'ın başını çektiği bir muhalefet oluştu.

İngiltere'de de konu ırk üzerine gelip dayan­mış ve amatör antropoloji topluluklarında kö­lelik üzerine tartışmalar başlamıştı. Tartışma­lar çok keskin bir tarzda devam etti ve bu tar­tışmaların kalıntısı olarak antropoloj i, ırk fark­lılıkları ile derinden ilgilenirken bu durumun kültürel önemini vurgulamaktan özenle kaçın­maya başladı.

Bu bölünmüş kafa imajı Avrupa'da daha az görülüyordu. Çünkü ta başından itibaren fizi­ki antropoloji, kültürel antropoloji ile çok İyi bütünleşememişti. Fiziki antropoloji daha çok tıp okullarındaki anatomi, etnolojiveya et-nografi bölümlerinde ayrı ayrı olarak okutulu­yor ve çoğunlukla müzelerle ilişki kuruluyor­du. Fiziki antropolojinin alanı belirli değildi. Daha çok ırkların tipolojilerinin tanımlanması ile yetiniliyordu. Bu arada "etnoloji" -ilkel halklarla ilgili disiplin- Fransa'da Drukheim ve Okulu ile İngiltere'de Cambridge'deki Ri-vers sayesinde belirgin bir "sosyoloji" olma olunda ilerliyordu. Bütün bu nedenlerden Ötü­rü "bütüncü" bir antropoloji Avrupa'da hiçbir zaman kendini ortaya koyamadı.

Amerika'da ise "fiziki antropoloji", antropo­loji içindeki yerini sağlamlaştırmıştı. Boas (1911) göçmenlerin kafa-taslannın biçimleri üzerinde önemli çalışmalar yapmış, Kroeber, Antropoloji (1923) adlı eserinde fosil insanla­rı ve ilkellerin zekası üzerindeki bulgularını geniş biçimde yazmıştı. Ama aynı zamanda Boas kültürel relativizmin teorik temellerini atmaya çalışıyor, Mead ve Benedict de İşin ka­nıtlarını toparlamaya çalışıyordu. Kroeber ise kültürün doğası üzerindeki "süper-organik" Öğretisinde uç noktada bir kültürcü konumu geliştirmeye gayret ediyordu. Sonuç, kültürün ana dürtüyü oluşturduğu ideolojik konumla­rın oluşmasıydı. Leslie White çalışmasında işi uç noktalara götürmüştü. Kültür, tamamen kendi kurallarına göre çalışan bir alandı. Şüp­hesiz bu Tylor'un ifadesinin mantıki açıdan bir ileri noktasıydı.

Kökeninde ideolojik olan bu ayrışma hem olumlu, hem de olumsuz gelişmelerle ideolo­jik olarak sağlamlaştırıldı. Olumsuz tarafta fo­sil kanıtları önemsiz, tartışmalı veya aldatıcıy­dı (Piltdown insanı örneğinde olduğu gibi). Genetik bilimi kendi içinde bölünmüş ve 1930'lardaki patlamaya kadar (Huxley, Halda-ne, Fisher, Sewall, Wright) ciddi genetikçi ev­rim anlayışları ortaya çıkmamıştı. (Şunu da unutmamalıyız ki, genetik kod 1950'lere ka­dar çözülememişti). Irklar üzerine çalışmalar yapılıyordu ama mesele çok iyi bilinmiyordu. İçgüdü teorisi tamamen önemini yitirmişti ve davranışçılık hem ABD, hem de Rusya'da sağ­lam biçimde yerleşmiş, psikoloji, dilbilim, fel­sefe ve antropolojiyi tahakkümü altına almış­tı. Şüphesiz bu akım kültürel determinizmin başlıca unsurlarıyla tamamen uyumluydu.

Antropolojiye çarpan öteki entellektüel güç, psikanaliz oldu. Kroeber'in kendisi bir süre bir analist olarak çalışmıştı, ama asıl etki Linton ve Kardiner'dcn geldi. Psikanaliz kültürel relativizmle birleşmiş ve 1930'lar ile 1940'lar-da "kültürve kişilik" okulunu doğurmuştu. Bu­rada bile Frcudçuluğu bir tür davranışçı siste­me ıcrcüme etme gayreti görülüyordu. Bu an­layışın en önemli ürünü davranışçılık, Freud-çuluk ve "kültürler arası yöntemin birleştirilip aile bağları teorisinin geleneksel sorularına bir cevap verilmeye çalışıldığı Murdock'un So-cial SinıciuK (Toplumsal Yapı) (1949) adlı ki­tabıydı. "Kültür ve kişilik" antropolojinin bir alt disiplini idi ve her kültürün kültürel şart­lanmanın sonucu olan tek ve temel kişilik tipi­ni yarattığını söylüyordu. Halowell gibi birkaç "bütüncü" antropolog "kült tir ve kişilik"i evrim­ci bir çerçeve içinde tutmaya çalışmış, ama bu sesini duyuramayaıı bir gayret olmuştu.

Başlangıçtaki Frcudçu-Davranışçı aşama­dan sonra bu akım genel bir 'psikolojik antro­polojiye' doğru parçalanmıştı. Parçalanma 1950 sonlarından itibaren antropolojinin bir özelliği olmuştur. Göreceğimiz üzere psikolo­jik antropoloji tezlerini genellikle psikoloji­den devşirmeye eğilimli olmuştur. Belki de en güçlü gelişme sibernetik, topoloji, sistem teori­si, bilgisayarlar ve bilgi psikolojisi alanlarıyla işbirliği yapılmasıyla sağlandı. Bu gelişme çok önemliydi, çünkü "bilişsel bilim" (cognitive ici-ence) davranış bilimleri arasında en uzun sü­reli İç bütünlüğe sahip bir ilginç gelişme alan­larını teşkil ediyordu. Sinirlerle ilgili "bilgi ala­nı" ile yakın İşbirliğine doğal olarak meyleden disiplin, en güçlü gelişmesini davranış fizyolo­jisi alanında gerçekleştirmişti. Daha şimdiden nöropsİkolojİ kurulmuştu ve nöro-sosyoloji-nin kurulması da çok gecikmeyecekti.

Modalar yerine uzun vadeli etkileri ölçü ola­rak aldığımızda ekolojiden bahsetmemiz gere­kir. 196ü ve 70'lerde bir moda olma tehlikesi yaşayan ekoloji, antropoloji içinde önemli bir yer işgal etmesinden dolayı bu tehlikeyi atlat­mış ve gelişmesine devanı etmiştir. Daha önce­leri zoolojinin bir alt dalıydı ve ekolojik sis­temleri incelemeye çalışmak "çevresel deter­minizm" ve Marksizm İle karıştırılıyordu. Whi-te'da olduğu gibi çoğu zaman geniş Ölçekli, ama kaba bir nitelik taşırken, Julien Stcward ile birlikte antropolojik tahayyülün sınırlarını çizen üst düzeyli bir ekolojik düşünce anlayışı gelişti. "Ekolojik kriz"in etkisi pek çok antro­pologu, üstelik en iyilerini, bu alanda çalışma yapmaya İtti. Sistem teorisi ile bağlar çok geç­meden kuruldu. Böylece disiplin "neden-so-nuç" ilişkisini düşünceye çok iyi aktarabilir ha­le geldi. Bahsetmeye değer bir husus da, antro­polojik ekolojinin Özellikle arkeolojik alanın kanadı altında büyümesidir. Bu gelişme antro­polojide bir devrim yapmış kültürel antropolo­ji ile de gerekli bağların kurulabildiği bir geliş­mişlik düzeyine erişilmiştir.

Dilbilimin etkisi daha Önce de gördüğümüz gibi Amerikan antropolojisinde çok güçlü bi­çimde hissedilmiş ve çeşitli dilbilimsel model­ler Pike, Kluckhon ve ötekiler tarafından öte­ki kültür alanlarını incelemek üzere kullanıla-gelmişür. Bu etki nedeniyledir ki, bir "dil ve kültür" akımı doğmuş ve merkezi yeri işgal eden "kültür ve kişilik" akımı ile rekabete gir­miştir. Bu anlayış başta dilin belirleyici rolünü anlatan "Sapir-VVhorf hipotezini kullanıyor­du. Ama bu anlayış daha sonra küme teorisi ve "unsur çözümlemesi" yöntemlerini kullana­rak ibrmel bir kültür çözümlemesi anlayışına doğru gelişti. Bu anlayış problemlerle karşılaş-tıysa da bu, Lcvi-Strauss'un başında bulundu­ğu ve Saussure, Jakobson İle öteki Avrupalı dilbilimcilerin bir ürünü olan yapısalcılığın be-nimsenmediği anlamına gelmiyordu. Kültü­rün, dile benzer bir şey olduğu fikri ve çözüle­bilecek ihtiyarî bir kod içerdiği, böylece mesaj­ların çözümlenebileceği, her türlü efsanenin anlaşılabileceği, sanattan akrabalık sistemleri­ne, mitolojiye kadar herşeyin çözülebileceği fikri çok çekiciydi. Bu durum Amerikan dilbili­minde antropoloji dışındaki bir devrime yol açtı. Çok önemli etki yaratan Chomsky'nin "dönüşümsel grameri"ydi (transformalional grammer) sözkonusu olan. Bu gramer evren­sel ve akılcı Ön kabullere dayanıyordu (yapısal­cılıkta "doğuştan gelme", kenardaki meseleler­den biriyken Chomsky İçin merkezi bir yeri İş­gal ediyordu). Bu gelişme kültürlerin sadece İletişim sistemleri olmayıp gerçek uyum sağla­ma durumlarında da varolduğunda ısrar eden ekolojistler tarafından eleştirildi. Ama gördü­ğümüz üzere ekolojistlerin kendileri de iletişi­me giderek daha fazla önem vermiş ve nihai olarak Richard Alcxander'in söylediği gibi genleri de "insan varlığını oluşturmak için baş­ka biryol olmadığından" disiplinlerinin sahası­na sokmak zorunda kalmışlardı.

Bu, bizi fiziki antropolojide olup bitenlere geri götürür. "Ayrım"in, bir anlamda ideolo­jik, ama bir anlamda da kullanılabilir materya­lin vebiyoloji teorisinin zorlamaları sonucu ol­duğunu söyledik. Hayvan davranışı üzerinde Çalışan kişiler bile (biyologlar dahil), genetik biliminden çok az yardım alabilmişti. Hayvan davranışlarının toplumsal İlişki biçimlerini İn­celeyen kişilerin giderek çoğalan eserleri 1960'lardaki popürleşmelerine kadar çok az biliniyordu. Ama 6Ü'lı yıllarda fiziki antropolo­ji bir rönesans yaşadı ve ırk tipolojİlcri konu­sundaki tutkularını bırakıp güçlü bir bilim ha­line geldi. Bu gelişmede katkısı olan pek çok şey vardı. İlki, fosil bulgularında ciddi bir artış olmuştu. Tüm dünya çapında fosil kayıtların­da eksik olan kısımlar giderek doldurulmuş ve insan yaşamının içine sıkıştirildiği tarih dilimi 3.5 milyon yıla kadar genişletilmişti. Aynı za­manda Berkeley'deki Washburn ile Har-vard'daki öğrencisi De Vorc'nun yöneliminde ilkeller üzerine ilgi çekici çalışmalar yapılma­ya başlandı. Bu yeni gelişme her ne kadar zo­ologları, psikologları, ırk uzmanlarını, sinir bi­limcileri de kapsıyorsa da Amerika'da (ve II. Dünya Savaşı sonrasında başlandığı Japon­ya'da) asıl ilham antropolojiden gelmişti. Di­siplin insanın evrimini bize çok yakın olan hay­vanların davranışlarına bakarak anlamaya çalı­şıyordu, ama yöntemlerini sosyal antropoloji­den ödünç almıştı: Uzun süreli olan araştırma­ları, günlük ilişkiler kurmak ve hayvanlarla bir tür "katılımcı gözlem" halinde araşırma yap­maktı.

Irk üzerinde çalışanlar çalışmalarını hayvan iletişimi üzerinde yoğunlaştırırken, öteki ilkel hayvan davranışı inceleyicileri bir düzeyde ekoloji kullanmayı başarıyorlardı. Alışık olun­duğu biçimde bu da "doğa" karşısında "eğitim" tartışmasını boş yere besledi. Ama çok uzun sürmüş bu tartışmada (çünkü Kant tarafından ilk kez formülleştirilen bu ilişki Wilham Ja­mes tarafından bir kez daha gündeme getiril­mişti) sonunda aslında neyin tartışıldığı görül­meye başlanmış, iki yön arasındaki ilişkinin bi­çimine dair hipotezler geliştirilmeye girişilmiş­ti. Tüm bu gelişmelerin yanında gelişmiş may­munları inceleyen disiplin kendi içinde bir bü­tünlüğe kavuşmuş ve kendi uzmanlarını yetiş­tirmişti. Maymunları İnceleyen disiplin öylesi­ne popüler olmuştu ki, bu konuda her okulun ünlü bir uzmanı vardı. Bu adamlar "veri" husu­sunda çok ısrarlı oldukları için leorik merakla­rı daha fazla olan etnolog meslektaşlarına kar­şı pek bir tehdit teşkil etmiyorlardı. "Sembolik antropologların" belirttiği gibi, insanlar sınırlı kategoriler ve kesin sınırlarla daha mutlu olu­yorlardı. Bu sınırların tecavüz edilmesi, tabu­laşmaya ye katılaşmaya yol açıyordu.

öteki gelişmeler daha çok teknik özellikler taşıyordu. Tarih tesbîti konusunda giderek İn­celen bir dikkat ve yöntemler bülünü gelişti. Bu gelişmeler, tabii, arkeologlarla paylaşılan şeylerdi ve disiplinlerarası bağlar sözkonusuy-du. Gelişmiş maymunları İnceleyen kişiler zo­oloji alanına daha fazla yaklaşmak zorunda kalmış, biyolojiyle bağlarını kurmuşlardı. Vah­şi ortamlarda incelenen şempanzeler laboratu-varlara taşınıp iletişimi hususunda (çoğunluk­la psikologlar tarafından gerçekleştirilen) araştırmalar yapıldı. Tüm bunlar sözkonusu disiplinin hızlı gelişimi için yapılmıştı. Ama so­nuç fiziki-küitürel ayrımı ortadan kaldıracak biçimde gerçekleşmedi. Bir şey olduysa o da, kültürel antropologlar saflarını sık lakırdılar ve giderek İdeolojik bir karakter kazandılar. Veriler daha güçlü hale geldikçe, verilerin ko­nuyla ilişkisini inkar etmeye başladılar.

Akademik antropolojinin dallara ayrılması bazı açık nedenlerden Ötürü gerçekleşti. Özel­likle de kültürel antropoloji içinde: yeni bö­lümler gencide derin fiziki antropoloji çalış­maları yapmak için gerekli alt-yapıya sahip bu­lunmuyordu. Bu, nöroloji, endokrinoloji ve ge­netikteki heyecan verici gelişmeler kadar fizi­ki antropolojinin yayılmasıyla da elele oluş­muş, ama hızla gelişen kültürel antropoloji blümleri ilgisiz yönlere doğru çeşitlenmeye baş­lamıştı. Bir zamanlar geniş çaplı "alan" çalış­maları yapılabiliyordu. Çünkü yeterli para bu­lunabiliyordu. Sonuçta "Sembolik" antropolo­ji çok popüler oldu. Hem para, hem de beyin olarak fazla yatırım yapılması gerekmiyordu. Üstelik yapısalcılık ve dilbilimde {semiolojide olduğu gibi) görülen tüm gelişmeler hemen iç-selleştirilebiliyordu. Sebeok gibileri "hayvan semantiği" gibi şeyler kurmaya çalıştı, ama bu gayret bir yere varamadı. Korkunç bir branş­laşma gözleniyordu. Ama bunun sağlıklı bir uzmanlaşma olduğunu söylemek mümkün de­ğildi. Çünkü böyle bir şey sadece merkezi bir teorisi olan ciddi bir bilimde gerçekleşebile­cek bir şeydi. Antropolojinin Amerika'daki ge­lişmesi, akademik yaşamın iş dünyası karakter­li anlayışıyla birleşince çok küçük alanlı uz­manlaşmaların ortaya çıkması kaçınılmazdı. Bu mini uzmanlık alanları ise Paris ve Frank­furt'tan esen her moda rüzgarını benimseyip peşinden gitmeye çok yatkındı. Bu rüzgarların en eskileri arasında Marksizm vardır. Şüphe­siz tanıyanların pek kolay anlayabileceği bir Marksizm değildi bu. O dönemde akademik çevrelerde "radikal" olmak modaydı. Marksist olduğunu iddia etmek de. Bu tür gelişmeler içinde en ilginci "bilgi sosyolojisi" alanının an­tropoloji içindeki dirilişiydi; -ya da Berger ve Luckmann'ın ifadeleriyle "gerçekliğin toplum­sal kuruluşu". Marksist antropologlar, yaptık­larının çok Önemli bir şey olduğunu addede­rek Althusser'den uzun uzun alıntılar yapıyor­lar ve "hermenöiik"ten (yorumsama) sık sık bahsediyorlardı. Ama bu gelişme "sembolik" ve "bilişsel" akımlarla birleşti ve kendine bir iz­leyici kitlesi oluşturmayı başardı. Berger'in de farkettiğİ gibi, argümanların bir kısır döngüsü vardı: Zihin toplumsal olarak kuruluyordu, ama toplumu da kuruyordu. Bu döngüden çı­kışın tek yolu zilini, evrimsel bir ürün olarak kabul etmekti. Ama bu, doğal olarak varolan İdeolojik kabullerle çok iyi uyuşmuyordu. Öte­ki radikal etki fenimizmden geldi, ama femini-zim doğası gereği anti-entellektüel bir hare­ket olduğundan (en azından Amerika'da) ko­nuyla ilişkisi muhaliflerine karşı çıkabilme yetenekleriyle sınırlı kaldı (Avrupa'da cidden il­ginç gelişmeler yaşandıysa da bunlar Ameri­ka'ya nüfuz edemedi). "Acil" antropoloji çalış­maları hızla kaybolan avcı ve toplayıcı toplum­ları inceleme hususunda önemli aşamalar kay­detti. Bu gelişme, insanoğlunun evrimine yö­nelik ilgiyle de bütünleşti: İlginçtir, "Avcı in­san" çalışmalarında yer alan kistlerin çoğu, maymunlar üzerine uzman olan kişilerdi.

Bu dönemin genel havası kaos olarak nite­lendirilebilir. Bu dönemde ortaya çıkan hasta­lıklı yönlerin giderilmesi yıllar alabilir. Bu ara­da, sosyal anropolojinin klasik sahalarında ne­lerin olup bittiğini sorabiliriz? Örneğin akra­balık. Bu konu her zaman merkezi bir konuy­du; antropoloji düşüncesine ve teorisine anah­tar teşkil eden bu konu yayınlanan eserlerin yarısının da konusu idi. Evet, Levi-Strauss ve birkaç Öğrencisi yapısalcı ilgilerini devam etti­riyordu ve akrabalık sistemleri konusu "unsur çözümlemesi" yöntemleri için belli başlı konu olma özelliğini devam ettiriyordu. Bu, bir ba­kıma akrabalık meselesi daha acil ve daha İlgi­li meseleler yüzünden ikinci plana itilmişti. Yeni alanlar, daha az zeka ve tutkuyla üstesin­den gelinebilecek alanlardı. Kilitlenen tartış­madan çıkmak için Schneider akrabalık incele­melerini Amerika'daki "sembolik antropoloji" alanına itmeyi denedi.

Bu şüphesiz fikir tarihinin en büyük ironile­rinden biri olarak alınmalıdır. Şunca yıldır sos­yal antropologlar akrabalığın sosyal yapının kalbini teşkil ettiğini ısrarla söylüyordu. Ve bu alanda yapılan çalışmalar antropolojinin gücünü oluşturuyordu. 1960'larda Hamilton, Fisher'in 1930'larda yaptığı çalışmayı alarak "uyumluluk teorisi" İle beraber akrabalığın ev­rim sürecindeki önemini yeniden kurmuştu.

E.O.WiIson'un Sosyobiyoloji (1975) kitabi üzeri ne basında Önemli tartışmalar yaratılmış­tı. Şu açıktı: Wilson elde edebildiği bütün hay­van davranışı ve insan davranışına ilişkin ka­nıtları kullanarak Hamilton ve Trivers'den al­dığı evrim teorisinin de yardımıyla böcekten insana kadar tüm canlıların toplumsal davra­nışlarını açıklamaya girişmişti. 1971 gibi erken bir tarihte Tiger ve Fox, Hamilton'un eserlerinin özgeciliğin anlaşılmasında önemli eserler olduğunu farketmişlerdi. Ama Wilson'un tut­kulu yaklaşımı sosyal bilimleri savunma duru­muna soktu. Hayli radikal bir saldırıyla" birle­şen bu gelişme tartışmayı dayanılmaz boyutla­ra getirmişti. Bu, Avrupalılara göre tamamen kafa karıştırıcı gelen bir durumdu. Evrimci bİ-yolojİyİ benimseyenlerin bütüncü açıklama gayretleri İlkel davranış, anatomi, beyin ve sal­gı sistemleri üzerinde çalışan ve yaklaşık ola­rak davranışı açıklamaya çalışan fiziki antro­pologlara karşı bir saldırı oluşturuyordu. As­lında gerçek bir çelişki yoktu. "Yaklaşık" açık­lamalar "nihai" açıklamalara kadar geri götü-rülebüirdi. Ne de olsa, yaklaşık açıklamalar ni­hai açıklamalardan doğal seçim yoluyla kalan­lardan ibaretti. Ama açık ve biraz da ironik bi­çimde fiziki antropologlar da kendilerini kül­türel antropologlar kadar tehdit edilmiş ola­rak hissetmişlerdi. Sosyobİyoloji'nin (1975) ya­yınlandığı yıl Fox Bİyososyal Antropoloji eseri­ni yazdı. Bu eser, benzeri bir program öngörü­yor, ama maymun davranışı, ırka bilimi ve İç salgılar biliminden çalışmaların da kullanılma­sını istiyordu. Öneri kibarca kabul edilmişti, ama basın ağalarının desteğini sağlayamadı­ğından bu yapıt hiçbir zaman merkezi bir ko­num elde edemedi. Bu yüzden hiç kimse öneri­len ciddi bir alternatifi görememiş oluyordu.

Akrabalık sistemleri konusunda yakın za­manda gözlenen bu gelişmeler ışığında gele­cek 10 yıl İçinde de aradaki uçurumun kapatı­labileceğini söylemek şüphelidir. Ama eninde sonunda fizik bilimlerden gelecek kanıtlar so­nucu belirleyecektir. Bu, WİIson'un da öngör­düğü gibi bir "biyo-sosyolojinin" billurlaşması­nı ve tüm sosyal bilimleri etkisi altına alması anlamına gelebilir. Belki de tartışmanın bir so­nuca ulaşması adına yeterli sayıda antropolog ayakta kalabilmek için araçlarını yeniden dü­zenleyip doğal ayıklanma çerçevesi İçinde do­ğa bilimleri ile işbirliği yoluna gidebilirler. Şu anda böyle bir gelişme gözükmüyor. Konu ge­riliyor, gelişme göstermiyor. Bir zamanlar he­yecan verici olarak görülen ingiliz kaynaklı toplumsal yapı çözümlemeleri ölmüşe benzi­yor. Fransız antropolojisi, yapısalcılığın popülaritesinden sonra yorulmuş gibi. Gelecek Amerika'da gibi görünüyor. Ama şu andaki kaos ve ideolojik bataktan birşey çıkıp çıkama­yacağını kestirmek çok zor. Dahası, olası gözü­ken şey, bir dizi nisbeten özgür uzmanlaşma alanlarının birbirinden uzaklaşması ve kendi­lerine daha yakın buldukları öteki disiplinlere doğru yanaşmalarıdır. Bu şekilde düşünülürse "bilişsel antropoloji" yapanlar "bilişsel bili­min" şimdiden bir parçası olmuş durumdadır­lar. Bilişsel bilim, psikoloji, nöroloji, dilbilim ve suni zeka alanlarını bünyesinde toplayabile­cek bir alandır. Fiziki antropoloji uzmanları kendilerine yakın buldukları genetik ve anato­miye kayıyorlar. Ekolojistler de yollarını ayırı­yor. Geride kalan kültürel antropologlar anla­mında sembollerle ifade edildiğine İnanılan beşeri bilimlere doğru kayıyor. Göründüğü ka­darıyla "Bay Tylor'un bilimi" ortadan silinmiş durumdadır.

Söylediklerimiz, çeşitli alt-disiplinlerde mü­kemmel çalışmalar yapılmadığı anlamına gel­miyor. Böyle çalışmalar kuşkusuz yapılıyor. Ama burada daha çok bütünsel bir antropolo­ji disiplininden bahsettik ve bu şu anda ger­çekleştirilebilir bir şey olarak görünmüyor. Bir tür bütünleşmenin olabileceği yolunda umul ışıkları var. Bazı genç araştırmacılar her ne kadar yeterince destek görmeseler de "top­lumsal davranışın biyolojisi" konusunda çalış­malar hazırlıyor. Laughlin ve dAquili gibi ba­zı araştırıcılar böylesi bütünsel bir yaklaşımı (biogenetik yapısalcılık) geliştirmeye çalışıp ayinler gibi konuların çözümlenmesiyle uğraş­tılar. Daha önemlisi, sembolik akımın iyi bir uygulayıcısı olan Vİctor Turner yeni bilgiler­den etkilenmiş ve beyin mekanizmalarını İnce­lemeye başlamıştı. Bütüncül bir antropoloji gelecekte olacaksa, bu yönledeki gelişmelerle mümkün olacaktır.

(SBA)

Bk. Akrabalık; Arkeoloji; Dilbilim; Etnografya; Etnoloji; Kültürel Antropoloji; Sosyal Antropoloji. [1]

 



Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları: 1/56-61.
  
                                         
 

 
 
 
 



PageRank http://ibrahimkazan.tr.gg
Konferans & Seminer

MAKALELER
Marx 'ın yabancılaşma teorisinin kavramsal yapısı

Frankfurt okulunun doğa ve toplum ilişkisine yaklaşımı

Felsefenin biraysel sorunlara uygulanışı üzerine

Bir Politik Hayvan Olarak İnsan

Son Eklenen Yazılar
DEĞİŞMENİN KAÇINILMAZLIĞI

EĞİTİM VE TOPLUM

FELSEFENİN BİREYSEL SORUNLARA UYGULANIŞI ÜZERİNE

BİLİM VE FELSEFE BAĞLAMINDA PSİKOLOJİ
Firefox

 

firefox

Siteyi daha iyi görüntüleyebilmek için Firefox tarayıcı kullanmanızı öneririz.

www.firefox.com

Template by

Free Blogger Templates

BLOGGER